The Crown 3. Sezon Konusu Ve İncelemesi; Kraliçe Monarşi İmtihanında Taçına Daha Sıkı Sarıldı…

2 Yıl boyunca beklediğimize değdi mi bence gerçekten değdi ama yine çabucak bitti bu yüzden üzgünüm ve lütfen 4. sezon için bu kadar uzun beklemeyelim... The Crown 3. sezonunda tarih olarak yakın ama bize bir o kadar da uzak bir geçmiş anlatılıyor. 1960'lı ve 1970'li yıllar arası...

0

Her ne kadar 50 yıl kadar uzak bir dönem anlatılsa da günümüze bakıldığında İngiltere’nin o zaman içinde bulunduğu tüm sıkıntıları biz hala yaşıyoruz. 3. sezonu 17 Kasım’da yayınlanan dizide taç Claire Foy‘dan Olivia Colman’a geçti. Hızla gelişen İngiltere karşısında monarşi geleneğini sürdürmeye çalışan kraliçe çatışmalar ve ihanetlerle yüzleşiyor. Eski oyuncuların yerini yeni oyunculara bıraktığı 3. sezonda Matth Smith‘in canlandırdığı Prens Philip karakteri Tobias Menzies ile buluştu. Oyuncu geçişleri oldukça başarılıydı. Aradan uzun bir zaman geçmesinin de etkisiyle kesinlikle Claire Foy‘a ne oldu? neden değişti ki? Makyaj ile yaşlandır salarmış gibi düşünceler içine girmeyeceksiniz.

İlk bölüm yayınlanan ”Olding” kraliyet ailesinin değişen dinamiğini ve işlerin Phillip ve Elizabeth arasında nasıl oturduğunu anlatıyor. 2. sezon da izlediğimiz kraliçe ve eşi arasında ki anlaşmazlıkların endişe verici dramalardan eser kalmamıştı. İki yaşlı çift gibi her konuda birbirine danışan ve aile hakkında sık sık sohbet eden bir rutin oluşturmuşlar. İlk bölümün enjeksiyonu aslında bundan kaynaklanıyor sol kanat İşçi partisi Başbakanı Harold Wilson (Jason Watkins) hakkında atıl bir dedikodu dolaşmaktadır. Phillip’in arkadaşları, Wilson’un aslında bir KGB ajanı olduğunu kulağına fısıldamışlardır. Bununla ilgili gerçekler ortaya çıkana kadar Elizabeth Wilson’ı her toplantıda temkinli bir şekilde izler ve ona ön yargılı davranır. Nazik bir giriş, beklediğiniz gibi eylem ve entrika dolu değil yinede yeni karakterler ile tanışmamız için başarılı bir açılıştı.

Margaretology bölümünde, monarşinin melankolik ve çılgın prensesi Margaret karşımıza, canlandırdığı bütün karakterleri ikonlaştıran Helena Bonham Carter‘la çıkıyor. Margaret monarşide ki rolünün ne olduğunu incelemektedir. Carter ve Colman arasında gösterilen hassasiyet gerçekten etkileyici, sigara dumanı pusundan her zaman su yüzeyine çıkmasa bile, aralarında bir bağ olduğunu hissediyorsunuz. Hassas dengeleri kurma görevi Margaret yüklenince işler daha eğlenceli bir hale geliyor. Amerika’nın 36.Başkanı Lyndon B. Johnson (LBJ) rolünde Clancy Brown‘nun değerli oyunculuğunu izliyoruz. IMF / ABD desteği ile İngiltere’nin kurtarılması ve ekonomisinin ayağa kaldırılması konusu sınırlı olsa da eğlenceli bir şekilde gösteriliyor.

Üçüncü ve dördüncü bölümler, ”Aberfan” ve ”Bubbikins” sezonun en dikkatimi çeken bölümlerinden ikisiydi. Galler’de ki Aberfan köyünde bir kömür madenciliği felaketinin yarattığı yıkım, her sahnede bütün gerçekliği ile bize sunuldu. Elizabeth’in ona verdiği gecikmeli tepki ve kendini bununla ilgili araştırması. Bölümün sonlarında, temelde ağlayamadığı, duygusal olaylar karşısında tepkisiz kaldığı ve bunda ”yanlış bir şey” olduğunu kolayca itiraf ettiği bir sahne yer alıyor. Prens Phillip, topluluğun nasıl bir arada şarkı söylediğini açıklarken, kitlesel cenazenin duygusal ağırlığını yansıtma ve aktarma da çok iyi bir iş çıkardı. Bölümün sonunda aktarıldığı kadarıyla Elizabeth, her ne kadar bu olaya geç tepki verse de sonrasında köyü en sık ziyaret eden kişi olmuş.

”Bubbikins”, Phillip’in yaşlı annesiyle ilişkisini ve kendi inanç kaybının onun için nasıl daha da gerçek hale geldiğini araştırıyor. Jane Lapotaire‘nin canlandırdığı Prenses Alice’in olağanüstü hayatı, diziye konu olması için yüzeysel incelenen ancak muhtemelen kendi başına inanılmaz bir hikaye oluşturacak performans çalma sahnesi gibi. Phillip’in annesinin varlığını uzun süre kabullenmemesi ve sonrasında bağını sağlamlaştırmaya çalıştığı sahneler ve prensesin yaşadıkları üzücüydü. Philip annesini affederken aslında kendisi affedilmeyi istedi. Prenses Alice’in başka hiç kimsenin yapamadığı zamanlarda kendi inancının kendisine yardım ettiğini ve basit hayatında bu inanca tutunduğunu manevi yönünü kaybetmiş Philip’e hatırlattı. Philip’e mutlaka bir inanca tutun vurgusunu yapması benimde kulağıma küpe oldu 🙂 Dizide görmek istediğim ve eksik kalan kısım ise Prenses’in ölümü oldu.

Game of Thrones mezunu Charles Dance karşımıza Prensesin kardeşi Lord Mountbatten’ın rolünde izliyoruz. Üniforması sürüsüne bereket madalyaları ile kraliyet donanmasında selam verirken beliyor Lord Mountbatten. Bölümün konusu ”Darbe” İngiliz hükumeti üst düzey üyeleri tarafından Wilson hükumetini devirmek ve Mountbatten’i geçici Başbakan olarak getirmek için şaşırtıcı ve gerçek bir girişimi inceliyor. Tüm bunlar olurken, Elizabeth büyük bir hevesle at çiftliğini up-date etmek için seyahate çıkmıştır. Bu seyahatten büyük zevk alan kraliçe, gerçekte yaşamak istediği hayatın bu olduğunu düşünür ve hayatını darbe girişimini öğrenene kadar kısa bir sürede olsa sorgular.

İngilizce ”Galler Prensi” Galler dilinde ”Tywysog Cymru” (12. yüzyıldan itibaren Galler’de doğan prenslere verilen bir unvandır.) Charles’ın bu ünvanı alma zamanı gelmiştir. Fakat Galler halkının yarattığı sıkıntı nedeniyle hükumet tarafından Charles’ın bu dili öğrenmesi istenir. En azından taç giyme töreninde konuşmasını yapacak kadar öğrense kafidir. Galler Prensi olmadan önce Aberystwyth’te geçirdiği üniversite dönemini ve kendi yalnızlığından bahsetmemek için annesiyle olan ilişkisinde ki mesafeye odaklanılır. Josh O’Connor‘un oyunculuğu gerçekten bize bir trajedi hissi geçiriyor ve asla özgür olamayacağı bir dünyada hapsolmuş bu hassas ruha üzülmemize sebep oluyor. Bu bölümde kendini tanımlama özlemini araştıran Charles’in kameradan yüzümüze bakıp ”Shakespeare’in ‘Richard III” oyunu vasıtasıyla hepimize herkes gibi insan olduğunu iddia ediyor. Rolüne cuk diye oturmuş bir isim varsa bence kesinlikle Josh O’Connor.

Prens Charles (Josh O’Connor)

Kalan bölümlerde Prens Phillip’in annesinin ölümünden sonra yaşadığı yaşıyla birlikte gelen küçük bir buhranı izliyoruz. 20 Temmuz 1969’da Ay’a ilk defa ayak basılmıştır ve Prens bunu yakından takip etmektedir. Apollo 11 astronotlarıyla kasvetli ve tatminsiz bir havada buluşmasını ve inancını keşfetmesini izledik. 8. bölüm ”Boşlukta Sallan Adam” da Windsor Dükü VIII. Edward’ın ölümünü ve Charles’ın onun yaşantısından etkilenişini, Kraliçenin yüzleşmelerini izledik.

9. bölüm ”Karışıklık” Prens Charles ve Camilla arasındaki dinamiği ve ilişkinin nasıl olduğunu inceliyor. Aslında Charles’ın masum sevgisi gibi bir ilişki olmadığını görüyoruz nihayetinde büyük amcası Dicky ve anneannesi olaya müdahale ediyor. Charles’ın Karayipleri askeri bir görev için gitmesiyle bu ilişki sona eriyor. Gerçi arada kızında başını bağlayıp işi garantiye aldılar. Bu bölümler, her ne kadar güzel olsalar da, bir sonraki sezonun en önemli noktası olan Charles ve Diana’nın evliliği ve sonunda Camilla ile olan kararsızlıkların ne kadar sıkıntıya sokulduğunu hissetmişsinizdir.

Muhtemelen The Crown 3. sezonun ana konusu herkesin sürekli değişen zamanla nasıl başa çıktığı oldu. II. Kraliçe Elizabeth, Olivia Colman’nın doğru miktarda mizah ve zekayla oynadı. Gerçek Elizabeth’te olduğu gibi, büyük ama biraz renksiz, yaldızlı fakat asla göz alıcı değildi. Gerçek hayattaki hükümdarı adsız sözleşmelerle bağlayan bir yaşamda olduğu kadar canlı hissettirdi bize. Tobias Menzies’in Phillip rolünde beni rahatsız eden sürekli dişlerinin arasından konuşması haricinde rol için biçilmiş kaftandı diyebiliriz. Helena Bonham Carter, Margaret’i canlandırırken biraz destekleyici bir rol benimsiyor ve kendisine verilen son bölümü, Josh O’Connor tarafından zekice oynanan Princes Charles’a verilen bölümlerle karşılaştırıldığımızda boşa harcanan bir fırsat gibi görünüyor.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz